Bilgi Memurluğundan Bilge Öğretmenliğe

İnsanın içinde demlediklerini birinin ağzından duyunca “Eureka!” diye bağırası gelir ya hani. Ben de geçtiğimiz yıl Öncü Eğitimciler Derneğinin düzenlemiş olduğu X. Ulusal Öğretmenim Sempozyumu’nda Muhammet Yılmaz Hoca’yı dinlerken bu minvalde duygular yaşadım. Eskiden, yani talebenin öğrenmeye talip olduğu zamanlardan bahsedince konu yine gençlerden şikayet etmeye gelecek sandım fakat öyle olmadı. Gelecek neslin, tıpkı eskiden olduğu gibi bilgeliğe ihtiyaç duyacağına değindi Muhammet Hoca. Konuşmasının aklımdan hiç çıkmayan kısmı ise yazımın da başlığı oldu: Bilgi memurluğundan bilge öğretmenliğe.

Nedir bilgi memurluğu, nedir bilge öğretmenlik? İşte o günden sonra buna kafa yorarak düşüncelerime biraz daha şekil verdim ve bu kavramların bendeki karşılığını sizlere de anlatmak istedim. Bilgi memurluğu deyince müfredattaki her konuyu yetiştireceğim diye selamsız sabahsız tahtaya yöneldiğim günler geldi aklıma. Sonra sınava girecekleri için ağzımdan çıkan her şeyi not etmeye çalışan hissiz bakışlar… Evet ortada bir bilgi aktarımı vardı fakat eksik bir şey olduğu da aşikardı. Öyleyse salt bilmek yetmiyordu. Bu sözlerimi üstatların bilmek üzerine söylemiş olduğu aforizmalarla karıştırmayın lütfen. Benimkisi sadece ezber ettiğim bilgiyi gelecek nesillere aktarmak üzerine bir bilmektir.

Bilge öğretmenliğe gelecek olursak, henüz söylerken bile damakta tat bırakan bir kelime değil mi sizce de bilgelik? Bu kelimenin içini doldurabilmek için Sokrates örneğiyle gitmek istiyorum. Sokrates’in eğitim metodunda klasikleşmiş, öğrenci sorar öğretmen cevaplar mantığının aksine; öğretmen, öğrencide var olduğunu varsaydığı bilginin ona sorular sorarak ortaya çıkmasını sağlar. Sokrates’in deyimiyle doğurtur. Yine filozofa göre eğitimin mekanı yoktur. Her yer eğitim için mekan olabilir. Sokrates’in öğrenci kitlesi çok geniştir, şehrin ileri gelen ailelerinin çocukları da köleler de vardır aralarında. Kendisi, öğrenmeye talip olan öğrencileri birkaç basit soruyla seçer, soruları elemek üzere değil, kazanmak üzere sorar. Bütün bu metodun özünde ise insana aslında bir şey bilmediğini kabul ettirmek ve öğrenmeye önce kendini bilmekten başlamak vardır.

Burada talip olmak kelimesinin üzerinde biraz durmak istiyorum. Kişinin bizzat kendisinin keşfetmeye, öğrenmeye talip olması… Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Bir zorunluluk barındırmıyor bünyesinde. Sistem eleştirisi yapıp kimseye faydası olmayan sözler sarf etmek yerine öğrencinin talip olduğu küçük bir deneyimimden bahsetmek istiyorum sizlere. Gebze’de düzenlenen okullar arası münazara yarışmasına çokça rıza biraz teşvik dört öğrencim ile biz de katıldık. İki aylık harika bir serüvene çıktık. Öğrenciler kurada çıkan konuyu masaya yatırıp istişare ettikten sonra yaptığım tek şey onlara soru sormaktı. Verdikleri cevaplara hayran kalmamak mümkün değildi. Bazen tıkanıyorlardı tabii fakat ertesi gün daha iyisiyle geliyorlardı. Çünkü kendileri talep etmişti bunu, talip olmuşlardı, talebe olmuşlardı.

Evet bilge bir öğretmen değilim henüz, Sokrates hiç değilim ama bu deneyim bana başka bir şeyin mümkün olduğunu gösterdi. Biz insanların kendine yaptığı en büyük zulüm de bu ya: “Mümkün değil! “Hayır mümkün, yeter ki bizler bir önceki yazımda da söylediğim gibi göbeğimizi kaşıyarak eleştirmeyi bırakalım ve taşın altına elimizi koyalım. Payıma düşen neyse aldım, elimden gelen neyse onu yapacağım. Biraz meşakkatli olur belki, biraz yorucu ama ben mesleğimi seviyorum, gençleri seviyorum. Bilge öğretmen olmaya adaylığımı koyuyorum. Oylar bana.

Cahil Hoca

YORUM EKLE
YORUMLAR
Fikret Hașim
Fikret Hașim - 2 hafta Önce

Kaleminize saglik kıymetli 'Bilge Hocam' , yolunuz açık olsun...